Babayiğit
Eski devirde bir kervan hazırlanmış, yola çıkacakmış… Bir şehirden bir şehire mal götürecekmiş. Kervan çok yüklüymüş. Altın, ipek, gümüş, baharat ne varsa doluymuş. Ama yollarda da eşkıya doluymuş. Hele bir de Kırk Haramiler varmış ki, namları cihanı titretirmiş. Kervan sahibi, kervanı koruyacak bir muhafız aramış. Tellallar bütün şehre yayılıp etrafı çınlatmış:
- Ey ahali duyduk duymadık dmeyin. Filan gün ve filan saatte şehrimizden kalkacak olan kervana bir muhafız aranmaktadır. Bu muhafız gayretli, yiğit ve de babayiğit, mangal gibi yürekli, demir gibi bilekli, burma bıyıklı, bol saç, bol kaş biri aranmaktadır. Yüreğine, bileğine ve dahi kılıcına güvenenlerin başvurmaları…
Ertesi gün bir babayiğit çıkagelmiş.
Yiğit ki ne yiğit!
Tarifi mümkün değil…
Kervan ertesi gün yola çıkmış, kim korkar artık eşkıyadan, ya da Kırk Harami’den.
Akşam bir yerde mola verilmiş, ateşler yakılıp, kuzular çevrilmiş, şaraplar içilmiş ve herkes canının, malını babayiğitte teslim edip uykuya dalmış…
Bir de uyanmışlar ki, karşılarında Kırk Haramiler…
Bizim babayiğit desen, bir kenarda kıvrılmış horul horul uyuyor…
Kırk Haramiler cümleyi soyup soğana çevirmişler ve don gömlek bıraktından sonra horultusu yeri göğü inleten babayiğiti göstermişler:
- Bu kim lan?
- Bizim babayiğit!
- Babayiğit mi?
Kırk Haramilerin reisi, haramilerine bir işaret vermiş, hepsi sırayla babayiğiti yoklamaya başlamışlar.
Otuz, otuzbeş, otuzyedi ,otuzsekiz, otuzdokuz… derken tamsıra kırka gelirken bizim babayiğit
- Heyyytttt lan! diyerek basıl narayı fırlamış ayağa, kılıcını çekip, saldırmış Kırk Haramilerin üzerine, hepsini önüne katıp kovalamış, malları kurtarmış.
Kervan, bayram içinde, sabah olunca yol çıkmış ve şehre varmış.
İki gün sonra geri döneceklermiş.
Sayılı gün çabuk dolmuş, yola çıkarken babayiğit iş başı yapmış. Kervan sahibi süklüm püklüm gelmiş:
- Koçum, aslanım, babyiğiğidim, bu sefer seni almıyoruz…
- Niye, ne ettim? Malınızı kutardım, Kırk Harami’yi kovaladı, niye beni işten attın?
Kervan sahibi boynunu bükmüş:
- İyisin, hoşsun, babayiğitsin ama uykun ağır be ağam! Ancak kırkıncıda uyandım. Her sefer de Kırk Harami gelmez ya!..
Af
Irz düşmanının biri, kadıncağızı kaçırıp tecavüz etmiş. Kadıncağız ertesi gün yana yakıla kadıya koşmuş, derdini anlatmış. Kadı emir vermiş, zaptiyeler ırz düşmanını yakalayıp mahkemeye çıkarmışlar. Kadı bir celsede herifi mâhkum etmiş, içeri atmış…
Aradan bir süre geçmiş, kadıncağız köyden kalkıp, kasabaya gelmiş. Pazarda dolaşırken bir de ne görsün, herif elini kolunu sallaya sallaya dolanıyor…
Dünya kadının başına yıkılmış…
Hemen koşup karakola gitmiş, zaptiye çavuşuna derdini anlatmış:
- Aha şu herif, beni kaçırıp ırzıma geçti. Ben de bunu size yakalattım, kadı da içeri attı. Bu nasıl oldu şimi böyle dolaşıyor. Kaçtı mı?
Zaptiye çavuşu basını sallamış:
- Hanım hanım af çıktı af! Bu namussuz herif de affedildi.
Kadının aklı iyice karışmış:
- Anlamadım ne oldu?
- Af çıktı af!
- Kim affetti bunu?
- Padişah affetti hanım!
Kadın parlamış:
- Bana bak çavuş efendi, bu herif benim mi ırzıma geçti, yoksa padişahın mı? Padişah kim oluyor da bunu affediyor? Irzına geçilen ben, affeden padişah! Padişah kendi ırzına geçen varsa onu affetsin!
Ev işi
Zenginin biri gazeteye ilan verip “Dört kişilik ailenin ev işlerini çekip çevirecek, bir erkek yardımcı aranıyor” diye ilan vermiş…
Adamın biri de çıkagelmiş…
Zengin başlamış anlatmaya:
- Bizim ev küçüktür, altı oda, iki salon. Ben, karım ve iki çocuğum var. İşin sabah altıda başlar. Kalkar kalkmaz önce salonun tozunu alır, sonra saksıları sularsın. Yediye doğru kahvaltıyı hazırlarsın. Önce çocukları uyandırır, kahvaltılarını veriri, onları arabaya kor okula görürürsün. Okuldan dönünüce gelip bizim odanın kapısını tıkırdatırsın. Ben kalkar, giyinir, kahvaltıya inerim. Kahvaltımı verdikten sonra, arabaya biner işe gideriz. Beni işe bırakır sen eve dönersin. Karım biraz tembelcedir. Onun kahvaltısın tepsiye kor, odasına götürürsün. O kahvaltıyı yapana kadar sen çarşıya çıkar, günlük alışverişi yaparsın. Mutfağa girip öğle yemeğini pişirmeye başlarsın. Saat on ikiye doğru, arabaya atlar, gider, çocukları okuldan alır gelirsin. Yemek de, o saate kadar pişmiş olur. Sofrayı kurar, çocuklara ve karıma yemek verirsin. Karım çok ağır, çocuklar ise çok acele yer. Onun için servisi iyi ayarla… Çocuklar yemeği bitirince, yine onları okula götürür, dönersin, sofrayı toplar, bulaşıkları yıkarsın. Karım öğleden sonra ya dişçiye gider, ya berbere, ya da oyuna… Onu arabayla bıraktıktan sonra çocukları okuldan alırsın. Serinlik basınca bahçeyi bir güzel sularsın, süpürürsün, otları yolarsın. Bu arada çocuklar ders çalışırken takıldıkları yerler olursa biraz yardım et. Akşam olunca beni gelir işten alırsın. Gece yemeğe, genellikle misafirlerimiz olur. Yemek bittikten sonra oyuna otururuz. Misafirlerin kim içki içer, kimi çay içer. Aman dikkatli ol, bir aksaklık çıkmasın. Misafirler çoğunlukla bire doğru giderler. Bazısının arabası yoktur, onları evlerine bıraktıktan sonra, gelip hemen ortalığı topla, pencereleri aç havalandır, küllükleri dök ve erken yat ki erken kalkasın!
Adam dinlemiş, dinlemiş ve sormuş:
- Hepsi bu kadar mı?
- Evet bu kadar? Gördüğün gibi bizim evin işleri pek ağır değildir.
Adam dudağını bükmüş:
- Doğru, gerçekten ağır bir iş yok. Haaa aklıma geldi, bir şey soracağım. Sizin bahçede killi toprak var mı acaba?
Ev sahibi şaşırmış:
- Niçin sordun, ne yapacaksın?
- Boş vakitlerimi değerlendirip, çanak, çömlek, testi yapmak istiyorum da…
Kira
Kiracı, ev sahibine telefon etmiş: “Evde fare var!” Ev sahibi şaşırıp hayret etmiş:
- Nasıl olur?
- Bir gün buyurun da, hem iki lokma bir şeyler yeriz, hem de size fareleri gösteririm.
Ev sahibi akşam yemeğine gitmiş, soraya oturulmuş, kiracı başlamış:
- Bakın, şimdi yere bir lokma ekmek atacağım, fare nasıl havada kapacak…
Ekmeği atmış, yerden bir fare bir de balık fırlamış!
Bir lokma daha, yine balıkla fare…
Ev sahibinin ağzı açık kalmış!
- Sade fare değil, balık da var!
Kiracı gülmüş:
- Evet, rutubet işini de daha sonra konuşacaktım!
Ttnet’in kazıklama yöntemleri
Ülkemizde yaz ayları, akraba ziyaretlerinin bol olduğu, evlerde misafirlerin eksik olmadığı aylardır. Misafirlere kota fila anlatmak kolay değil, ilk gelen internet var mı diye soruyor. Bu nedenden dolayı geçen yaz kotalı adsl tarifesinden 1 mb’lik sınırsız tarifeye geçmiştim. Yaz bitince de tekrar kotalı tarifeye dönmek istedim.
Ekim’in birinde Ttnet’in yeni hizmete soktuğu, online işlem merkezini ziyaret ettim. Ayda 45 Tl ödediğim tarifeden 29 Tl’lik kotalı tarifeye geçmek için seçenekleri tıkladım, çıkan bir uyarı mesajı ile pahalı tarifeden ucuz tarifeye internet üzerinden geçemeyeceğim öğrendim(varan 1).
Mecburen 444 0 375′i aradım ve oradan işlemi yaptırdım. Bu arada 4 gb’lik kotalı tarifenin hızının da 8 mb’e kadar olduğunu söylemeliyim. İstesenizde 1 mb’lik kotalı tarife seçemiyorsunuz(varan 2). Ttnet kotayı aşmanız için hız musluklarını açıyor.
Neyse gün sonunda, modemden kontrol edip, istediğim tarifeye geçtiğimi anladım.
Bugün e-posta’larımı kontrol ederken Ttnet faturasını gördüm. Faturayı açtığımda bir de ne göreyim? Ekim faturam gene 45 Tl. Hemen 444 0 375′i aradım. 1 Ekim’de tarife değişikliği yaptımı anlattım. Çağrı merkezindeki bayanın verdiği bilgiye göre, işlemi Ekim ayında yaptığım için faturalandırma eski tarifeden yapılıyormuş. Ekim ayında 4 gb kotayı aşmazsam, Kasım faturasında düşüm yapılacakmış(varan 3).
Ne kadar güzel değil mi sevgili okuyucular? Ttnet kullanmadığım bir hizmetin parasını peşin tahsil edecek, verdiği 8 mb’e kadar internetle 4 gb’lık kotayı aşmamak gibi olağanüstü bir işi başarırsam gelecek ay faturamdan aradaki yaklaşık 15 Tl’lik farkı düşecekmiş. Ben sırf böyle bir sorunla karşılaşmamak ayın 1′inde işlem yapmışken, Ttnet’in “Tuttuğumu kazıklarım” anlayışından kaçmak mümkün değilmiş meğer.
Uzun lafın kısası bir tarife değişikliği işleminde üç kazık yedim
Kasım faturasını büyük bir merakla bekliyorum. Müşterinin torbasına tezgah altından çürük meyva atan bir manavdan farksız olan Ttnet’i kınıyorum.
Hasta
Temel kaç gündür hasta, yorgan döşek yatıyor, giderek de kötülüyor.
Birden inlemeye başlamış:
- Fadume, Fadume!
- Buyur Temel ne istedun?
- Koş git gelunluğunu giy, süslen, püslen, öyle gel yanıma!
Fadime sevinmiş, koşup giyinmiş, süslenip gelmiş:
- Nasilum Temel beğendin mu?
Temel inlemiş:
- İnşallah Azrail de seni beğenir de, benim yerime seni alır!
Tonyalı
Konyalı ile Tonyalı askerde arkadaş olmuşlar… Terhisten sonra, Konyalı mektup yazıp, Tonyalı’yı memleketine çağırmış… Konya’nın gezilecek yerlerini, Mevlana Türbesi’ni, Alaattin Tepesi’ni, Meram Bağları’nı gezdirmişl, hoşça vakit geçirtmiş…
Tonyalı bunun altında kalacak değil ya!
Bir süre sonra o da Konyalı’yı memleketine davet etmiş. O da Tonya’nın gezilecek yerlerini dolaştırmış, bir ara mezarlığın önünden geçiyorlarmı, Tonyalı arkadaşını içeri sokmuş:
- Ha purasu da güzel yerdur da!
Konyalı lahavle çekip Tonya mezarlığına girmiş.
Sağa sola bakarken mezar taşlarındaki tabancalar dikkatini çekmiş… Bazısında bir tane, bazısında iki tane, bazısında üç tane, bazısında beş tane tabanca şekli var.
Hayret etmiş!
Tonyalı, arkadaşının şaşkınlığını görünce, anlatmaya başlamış:
- Ha bu bir tabancalı demek, vurdi, vuruldi demektur. İki tabancaı vurdi vurdi, vuruldi demektur, üç tabancalı vurdi, vurdi, vurdi, vuruldi demektur, Bu altı tabancalı var ya, ne adam idu, yiğit uşak idu, vurdi, vurdi, vurdi, vurdi, vurdi, vurdi ve de vurildiiii…
Konyalı iyice şaşırmış ve gözü ileride duran bir başka mezar taşına ilişmiş. Bu taşın üzerinde tabanca şekli filan yokmuş…
Eliyle göstermiş:
- Peki bu ne?
Tonyalı “Boş ver” diyerek başını sallamış:
- O mi? Ne vurdi, ne vuruldi, pisipisine yatayi ha burada!
Ayakkabı
Karadenizlinin biri, sabah erkenden köyden çıkmış, kasabaya varıp, ayağıma bir ayakkabı alacağım demiş. Akşam uzaktan görünmüş, yürüyemiyor. Yaklaşınca kahvedekiler sormuşlar:
- Ne oldu sana, niye yürüyemiyorsun?
- Yeni ayakkabı aldım, sıkıyor!
- Niye küçük aldın, alırken bakmadın mı?
- Baktım, baktım, benim ayağım kırkbir, ben otuz dokuz aldım!
Şaşırmışlar:
Niye öyle ettun?
- Sormayun derdumu? Geçen yıl anam öldü, karı evde hasta, oğlan gurbette, elde para yok, pul yok, borç bini aştı… Sıkıntım büyük!
- Ha bu deduklarunun, ayakkabıyı küçük almakla ilgisi nedur?
- Siz öyle sanın! Şimdi eve varınca, ayakkabıları ayağımdan atınca, bir oh çekip, öyle rahatlayacağım ki!
Oflu
Oflu imam kahvede atıp tutuyormuş: “Uy torunlarım, aptes imanın temel direğidur, zinhar aptessiz gezmeyin.”
Herkes başını sallamış…
Biraz sonra hoca aynı şeyleri söylemeye başlamış:
- Aman ha, sakın aptessiz dolaşmayın, aptes imanın temel direğidur!
Bir, üç, beş…
Oflu hocanın başka birşey bildiği yok:
- Aptes imanın temel direğidur…
Sonunda Temel dayanamamış:
- Ulan hoca, sen aptesten başka birşey bilmez musun? Bu nasıl direktir ki, bir yellenmede devriliyor?
Çıngırak
Adam, papaza günah çıkartmaya gitmiş: “Papaz efendi, ben çok iyi bir adamınm. Karıncayı bile incitmem. Bu kuru kuruya bir laf değildir; bak ayaklarıma…”
Papaz eğilip bakmış:
- Bunlar ne böyle yahu?
- Papaz efendi bunlar ufak çıngıraklar. Ben karıncayı bile incitmem dedim ya, yolda yürürken görmeden bir karıncayı ezmeyeyim diye ayaklarıma çıngırak bağladım.
Papaz anlayamamış:
- Peki bu çıngıraklar ne oluyor?
- Ben yürürken çıngıraklar ötüyor, çıngırakların sesini duyan karıncalar da kaçıyor.
Papaz başlamış gülmeye:
- Aman evladım, sen bana niye geldin? Böyle adamın günahı olur mu? Ben çok insan gördüm ama, böylesini görmedim. Sen cennetliksin oğlum cennetlik…
Adam için çekmiş:
- Sağol papaz efendi ama, pek dediğin gibi değilim. Benim de günahlarım var.
Papaz başını sallamış:
- Olmaz evladım, olmaz! Böyle adamın günahı olmaz. Olsa olsa hataları vardır!..
Adam yine içini çekmiş:
- Sağol papaz efendi, madem sen öyle dedin, ben geçenlerde bir hata işledim, onun için sana geldim.
- Anlat bakalım şu hatanı… Aslında hata filan değidir ya, sen evhamlısın… Bir dinleyeyim bakayım…
Adam başlatmış anlatmaya:
- Geçen gün evde yalnız oturuyordum. Karım misafirliğe gitmişti. Kapı çalındı açtım, komşunuz kızı… Geldi oturdu karşıma, bacak bacak üstüne attı, içki istedi verdim, kalk dans edelim, dedi, ettik ve sonunda beni baştan çıkardı… Bir hatadır ettim, şimdi ne olacak?
Papaz adamı teselli etmiş:
- Üzülme evladım, herkesin başına böyle şeyler gelir. Sen o kadar iyi adamsın ki, bu hatan da affedilir.
Adam çok sevinmiş, teşekkür etmiş ve “Kusura bakmayın papaz efendi” demiş,
- Bir hata daha ettim!
- Hayrola oğlum, o da ne?
- Geçenlerde trenle gidiyordum. Bizim kompartımanda karımın bir arkadaşı vardı. Yolcular indi, ikimiz kaldık. Meğer kadının bende gözü varmış, o da beni baştan çıkardı, bir hata da onunla işledim.
Papazın yüzü asılmış:
- Oğlum iyisin, hoşsun ama, senin bu hataların giderek artıyor, dikkat et! Ama o kadar iyisin ki, belki bu da affedilir…
Adam yine sevinmiş:
- Sağol papaz efendi, yüreğime soğuk sular serptin, beni rahatlattın. Ver elini öpeyim.
- Hadi evladım, güle güle, bir daha böyle hatalar yapmamaya bak, senin gibi bir insan böyle hatalar yapar mı?
Adam tam çıkacakken yine boynu bükük geri dönmüş:
- Papaz efendi, söylemeyi unuttum, ya da cesaret edemedim, ben bir hata daha işledim.
Papaz yüzünü buruşturmuş:
- Anlat bakalım! Bu seferki hatan, yine o hatalardan mı?
- Ah papaz efendi sorma! Geçen akşam bir iki kadeh içip eve geliyordum Yolda bir kadın gördüm, arabaya aldım. Karanlıkta kadın gözüme çok güzel gözüktü. O da bana yanaştı, derken yine aynı hatayı işledik. Bir de ne göreyim, kadın yetmişlik biri…
Papaz fırlamış ayağa:
- Bana bak ulan! Ayağındaki o çıngırakları, sen al bilmem nerene tak! Karıncaları ezmeyeyim derken, hepimizi sıraya sokacaksın…